editör
03.09.07, 07:08
PROF. DR. AYŞE ÇAKIR İLHAN İLE SANAT EĞİTİMİ, MÜZE EĞİTİMİ VE YARATICI DRAMA ÜZERİNE
19 Temmuz 2007 Perşembe günü Sayın Prof. Dr. Ayşe ÇAKIR İLHAN hocamızı yerinde ziyaret ettik ve kendisiyle okul öncesi eğitim alanında çok büyük öneme sahip konular hakkında güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.
http://www.okuloncesi.gen.tr/modules/news/images/soylesiler/aci.jpg
(A.Y.K: Alper Yusuf KÖROĞLU – A.Ç.İ: Ayşe ÇAKIR İLHAN)
A.Y.K: Merhaba Sayın Ayşe Çakır İLHAN hocam. Happy Kids ile gerçekleştirmiş olduğumuz İzmir seminerlerinden sonra sizinle Ankara’da yeniden birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ayşe ÇAKIR İLHAN hiç kuşkusuz ki okul öncesi eğitimine yön veren önemli isimlerden birisidir. Ayşe ÇAKIR İLHAN’ı bir de sizden dinleyebilir miyiz?
A.Ç.İ: Ayşe Çakır İLHAN 1976 yılında resim-iş öğretmeni olarak meslek hayatına başladı. Hem ilköğretimde hem de ortaöğretimde çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Programları ve Öğretimi Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Daha sonra aynı bölümde güzel sanatlar alanında hem yüksek lisans hem de doktora yaptı. Sonrasında güzel sanatlar alanında doçent oldu. Şuanda profesör olarak Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitü Müdürü olarak görevine devam etmektedir.
A.Y.K: Siz, sanat eğitimi temelli bir okul öncesi eğitimi neferisiniz. Peki, sizce Türkiye’de insanlar sanata ne kadar önem veriyorlar? Okullarımız bu konuda ne durumda?
A.Ç.İ: Ben Türk halkının sanata karşı ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü her insan kendini güzelleştirme, çevresini güzelleştirme ya da güzel olan şeyden zevk alma eğilimindedir. Yani bu insanın doğasında var olan bir olgudur. Dolayısıyla her insan sanata yatkındır. Yalnızca şöyle bir durum var. İnsanlar anladıkları şeyden hoşlandıkları için, yeterince sanat alanında eğitim verilmediğinden sanattan uzaklaşıyormuş gibi görünür. Hâlbuki bu sanal bir şeydir. Her insan estetiğe, sanata karşı bir eğilim içerisindedir ve bütün hükümetler, insanlar, devletler sürekli güzel olandan yana tavır alırlar. Biliyorsunuz, güzelde sanatın konusudur.
A.Y.K: Hani birçoğumuzun çocukluktan itibaren gelecekte hangi mesleği yapacağımıza dair hayalleri vardır. Eğitimcilik de sizin için çocukluğunuzdan itibaren gelen bir tutku muydu?
A.Ç.İ: Çocukluğumda hangi mesleğe yöneldiğim konusunu pek hatırlamıyorum ama lise yıllarımdan itibaren resim öğretmeni olacağımı biliyordum. Hatta lisedeki yıllığımda da resim öğretmeni olacak diye yazıyordu. Sonuçta bilinçli seçilmiş bir tercihti. Çünkü üniversite sınavından birçok yere girebilecek puanı almıştım zaten.
A.Y.K: Ayşe ÇAKIR İLHAN’ı, Ayşe ÇAKIR İLHAN yapan üç temel özelliği nedir? Ya da şöyle sorayım en beğendiğiniz üç özelliğiniz nedir?
A.Ç.İ:
- Çok çalışkan olmam,
- Olumlu düşünmem,
- Israrcı olmam.
A.Y.K: Sizin, okul öncesi çocuklarında yaratıcı düşüncenin geliştirilmesinde, sanat eğitimin rolüne yönelik çalışmalarınız da var. Sizce, yaratıcı düşüncenin gelişmesine sanat eğitiminin hangi açıdan faydaları olabilir, anlatır mısınız?
A.Ç.İ: Bir kere sanat eğitimi ile yaratıcılık doğrudan ilintilidir. Çünkü sanat duyuların eğitimini yapar. Yani gözün, sesin bedenin eğitimi sanat ile gerçekleştirilir. Bana göre, özellikle de okul öncesi dönemde, eğitimin sanat eğitimi üzerine oturtulması gerekir. Yani çocuğa öğretilecek her bir şeyin temelinde resim vardır, müzik vardır, dans vardır, bendeni kullanma vardır. Ve bana göre okul öncesi programlarında tamamen sanat eğitiminin oturtulması gerekir. Zaten şuanda buna doğru bir eğilimde söz konusudur. Okul öncesi eğitimde yeterlilik alanları içerisinde en fazla yeri sanat eğitiminin kaplaması gereklidir. Yani okul öncesinde eğitim verecek bir kişinin sanat eğitimi -resim, üç boyutlu ve kil çalışmaları, dans, müzik, tiyatro, oyunlar…- konusunda yetkin olması gerekir. Çünkü okul öncesi çocuğunun alacağı bütün kavramlar bunlara dayanır. Yani siz tahta başında eğitim veremezsiniz, yazılı materyalle eğitim vermezsiniz. Nasıl eğitim verirsiniz? Şarkılar söyleyerek, dans ettirerek, resim yaptırarak… Yani okul öncesi çocuğunun eğitiminde sanat bir araçtır ama amacın verimli olabilmesi için aracın nasıl kullanacağı konusunda bilgi sahibi olunması gerekir.
A.Y.K: Biz çok iyi biliyoruz ki Ayşe ÇAKIR İLHAN eğitim sürecinde müzeleri kullanmayı çok seviyor. Bize biraz da müzelerde gerçekleştirdiğiniz çalışmalardan bahseder misiniz?
A.Ç.İ: Ben müzeleri yalnızca oradaki nesnelere bakılıp dönülen yerler olarak görmüyorum. Müzeleri birer eğitim kurumu, eğitim ortamı olarak görüyorum. Bir çocuğun, özellikle okul öncesi çocuğunun, bilgi dağarcığı yalnızca belli bir okul ortamında artırılamaz. Yani onun çevreye açılması, farklı şeyler görmesi, geçmişe ilişkin nesneleri görmesi, o nesneler hakkında bilgi sahibi olması lazım. Müzeler bu açıdan öğretmenlere ve anne babalara çok yardımcı olabilecek kurumlardır. Ülkemiz müze ve tarihi eser zengini bir yer. Hangi müze olursa olsun, bir müzeye gidildiğinde çok farklı çalışmalar yapılabilir. Neler yapılabilir? Diyelim ki bir arkeoloji müzesi var ya da bir meydanda bir heykel var Oraya gittiğinde boyutlarla ilgili bir çalışma yapılabilir. Mesela: ‘Eli ne kadar büyük? Başı ne kadar büyük? Bana göre bu ne kadar büyük? Babama göre ne kadar büyük?’ Yani okul öncesinde verilmesi gereken birçok kavram müzelerde verilebilir. Örneğin; -heykelden yola çıkarak söylüyorum- ‘Biz bunla konuşacak olsak nasıl konuşurduk? Acaba bu insanın ailesi, çocukları, annesi, babası var mı?’ Dolayısıyla bir nesneden hareketle ona çok fazla anlam yükleyerek okul öncesi çocuğuna vermemiz gereken birçok şeyi verebiliriz. Kavram eğitimi, sayı eğitimi, estetik eğitimi verebiliriz. Bu nedenle müzeleri, özellikle de okul öncesi eğitimi için, göz ardı edilmemesi gereken kurumlar olarak görüyorum. Okul öncesi çocuklarıyla ilgili birçok müze uygulaması yaptım. Çocukların bundan çok zevk aldığını, bunları sevdiğini, çok güzel vakit geçirdiğini ve sonunda da bu çalışmalarla orada verilen şeyleri hiç unutmadıklarını gözlemledim. Onun için her gittiğim seminerde mutlaka müzeden ve müze eğitiminden bahsediyorum. Müzeler hem piknik alanıdır, gezi yeridir, hem de birçok kavramın verilebileceği yerlerdir. -Toplu bir yerde nasıl hareket edilir? Oraya nasıl girilir? Orada nasıl durulur? Orada nelere yaklaşılır? Nelere yaklaşılmaz?- Dolayısıyla hayatla ilgili pek çok konuda müzeleri insanlara çok faydalı bilgiler verebilecek yerler olarak görüyorum.
A.Y.K: Yaratıcı drama, Ayşe Çakır İlhan için ne ifade ediyor?
A.Ç.İ: Yaratıcı drama benim ilk araştırma görevlisi olduğum yıllardan, yani Türkiye’ye gelişinden, itibaren içinde olduğum bir kavramdır. Sanırım bununla ilgili kitaplarda birçok şey okumuşsunuzdur. Devlet tiyatro sanatçısı Tamer LEVENT, bu eğitimle ilgili yurt dışında çalışmalar yapıyor. Daha sonra benim hocam olan Prof. Dr. İnci SAN’a geliyor ve “Bunu eğitim alanına uygularsak nasıl olur?” diyor. İnci Hanım’da deneysel çalışmalara çok açık bir insandır. Dolayısıyla böyle deneysel bir çalışma başlıyor. O günden itibaren bende bunun içerisindeydim çünkü İnci SAN’ın asistanıydım. Daha sonra bunu okul öncesi öğretmenleriyle çalışmaya başladık. Sonra öğretmenlik programlarında belirli bir ders olarak mutlaka yer almalı dedik ve Milli Eğitim’e proje verdik. Proje olumlu karşılandı ve şuanda sizinde eğitim gördüğünüz okulda drama zorunlu bir ders haline geldi. Şuandaki yeni yapılanmada birçok öğretmenlik branşına da zorunlu olarak kondu. Drama; eğitim ve öğretimde iyi bir yöntem. Yani “yöntem” ifadesi kısmı beni en çok ilgilendiriyor. Çünkü ben dramayı daha çok bir yöntem olarak kullanıyorum. Özellikle de yaratıcı düşüncenin geliştirilmesinde bugün sayılan birçok yöntemi içinde barındırıyor. Nedir bunlar? Yapılandırmacı yaklaşım, çoklu zekâ kuramı… Bunların hepsi yaratıcı dramanın içinde barınıyor. Aynı zamanda yaratıcı drama günümüz sanatıyla da çok yakından bağlantılı bir yöntem ve size her türlü kulvarda yeni bilgiler üretme fırsatı veriyor. Onun için her öğretmenin yaratıcı dramayı gerçekten bilerek bu işe başlamasını öneriyorum. Bizim alanımızda, özellikle Ankara Üniversitesi’nde, dramayı bir disiplin olarak çalışan arkadaşlar var. Ben daha çok sanat boyutuyla ve yaratıcı düşünceyi geliştirme boyutunda yöntem olarak ilgileniyorum.
A.Y.K: Bir eğitimci olarak çocuklarımızın geleceği için durmaksızın çalışıyorsunuz, peki sizin içinizde ki çocuk şuanda ne durumda?
A.Ç.İ: Benim içimdeki çocuğu yaşatmaya çalışıyorum tabi ki. Bunun ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Onu yaşatmaya, beslemeye ve sürekli ona fırsat vermeye çalışıyorum. Yaratıcı drama eğitiminden de kaynaklanan içselleştirmelerden dolayı sabah uyandığım andan itibaren akşam yatıncaya kadar olan bölümümüzde birçok rolün içerisine girip çıkıyoruz. Bu rollerin içinde her gün mutlaka o çocuğa da fırsat vermek için kendimi zorluyorum. Bazen kendiliğinden bazen de zorlayarak oluyor.
A.Y.K: Okul öncesi eğitimine yönelik olan çalışmalarınızda, sizi etkileyen, sizde iz bırakan, unutamadığınız bir anınız var mı? Varsa bizimle paylaşır mısınız?
A.Ç.İ: Ben okul öncesi çocuklarıyla sanat, resim ve drama çalışmaları yaptım. Bir seferinde bir masaldan yola çıkarak resim çalışması yaptırıyordum. Bu da klasik maslardan birisiydi. ‘Üç Keçi’ masalı: “Bu üç keçi, kardeş ve otlamak için kırlara gidiyorlar. Fakat kendi bulundukları yerde değil de köprünün karşı tarafında daha güzel otlar olduğunu fark ediyorlar. O köprüden geçmeleri gerekiyor. Fakat köprünün altında da bir dev var ve onları engelliyor. Onlarda bir şekilde devle başa çıkıp karşıya geçiyorlar.” Bunu dramayla canlandırdıktan sonra çocuklar bunun resmini yapıyordu. Bende onları gözlemliyordum. Bir tane çocuk sürekli kâğıdını karalıyordu. Gidip gelip bakıyorum, çocuk sürekli kâğıdını karalıyor. Sonra çocuğa: “Senin keçilerini göremiyorum. Nerede acaba keçilerin?” dedim. Çocukta: “Keçiler çalıların arkasında, bunlarda çalılar, arkasında saklılar.” dedi. Yani bu bana şöyle bir şeyi çağrıştırdı. Okul öncesi çocuğunun yaptığı her şeyde düşünsel bir süreç vardır. Dolayısıyla yalnızca yapılanlara ve görünenlere göre çocuk değerlendirilmemeli. Daha derinlemesine o çocuğun derdini anlatması için fırsatlar verilmeli.
A.Y.K: Okul öncesi eğitimde gördüğünüz eksiklikler nelerdir? Okul öncesi eğitiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
A.Ç.İ: Okul öncesi eğitimin geleceğini iyi görüyorum tabi. Çünkü Türkiye’de birçok kimse okul öncesi eğitimin gerekliliğinin bilincinde ve bunun içinde çaba sarf ediyor. Yani bu alanda da sürekli eğitimciler yetiştiriliyor. Kurumlar eğitim yerleri açıyorlar. Özel şirketler destekliyor. Yani Türkiye’de okul öncesi desteklenen bir yapıdadır. “Okul öncesi eğitim alanında bilgi üreten yeterince akademisyen var mı?” derseniz. Tabi ki bilgi üreten var ama yeterli değil. Çok boşluklar var. Daha Türkiye hala kendine uygun bir eğitim modeli üretemedi henüz. Yani Türkiye’nin yapısına uygun, ilerideki gelişmeleri de kavrayabilecek bir eğitim modelini henüz geliştirmiş değil. Bu modelin geliştirilmesi gerekir. Okul öncesi öğretmenliği programlarında özellikle araştırmacılık ve felsefi düşünce boyutunu eksik görüyorum. Yani teknisyenlik ve beceri boyutu daha ön planda. Bunun için balık vermek değil balık tutmayı öğretmenin daha iyi olduğunu, yani bilgi üretecek, araştıracak öğretmen yetiştirmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda adımlar atılıyor ama henüz yeterli değil. Dolayısıyla buna önem verilmesi gerektiğini düşüyorum. Bunun haricinde öğretmenlerin sanat konusunda yeterince iyi yetiştirilmediklerini düşünüyorum.
A.Y.K: Biz okul öncesi eğitimci adaylarına sanat eğitimi alanında ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?
A.Ç.İ: Zaten ben burada okul öncesi ve sınıf öğretmenliği programında olanlarla çalışıyorum. Sanat eğitimi konusunda hepsine şöyle bir şey öneriyorum. Sanatın çok dalları var biliyorsunuz. Mutlaka bir dalda iyi bir beceri sahibi olun. Yani iyi şarkı söyleyin, iyi resim yapın, iyi dans edin, iyi yazı yazın... Hangisini becerebiliyorsanız. Birinde iyi bir performans gösterebilecek yeterlilikte kendinizi yetiştirin. Ama diğer dallara da ilgisiz kalmayın. Sanatı takip edin ve takip ettiğiniz her sanat olayından sonra “Ben bunu okul öncesine nasıl uyarlayabilirim?” diye dönüştürme yoluna gidin. Hiç birini olduğu gibi bire bir uygulamaya kalkmayın. Hep onu dönüştürmeye, bir şeyler ekleyip çıkararak ya da tamamen farklı bir yöne götürmeye çalışılması gerekir. Çünkü taklit bir müddet sonra insana bıkkınlık verir. Ama insan kendisi yarattıkça bundan zevk alır. Zaten zevk almadan hiçbir şeyin başarıya ulaşacağını düşünmüyorum. Onun için hiç bir şeyi önceden reddetmemeniz gerektiğini düşünüyorum. Örneğin çok uç noktalardaki sanatlar konusunda mutlaka onların ne yaptıklarını merak edip oralara gitmeniz ve onlarla ilgilenmenizi, onlara zaman ayırmanız, opera, bale, senfoni orkestraları, klasik müzikler, cazlar gibi, onları anlamaya çalışmanız gerektiğini düşünüyorum. Yani yaratıcı düşüncenin en üst noktası sanatta olduğu için, bilim her zaman sanattan etkilenmiştir. Şunun için söylüyorum bunu; deminde dediğim gibi insan anlamadığı şeyden uzak durmaya çalışır. Ama bir adım gidip de ne yapıyor bunlar burada, bir şeyler çalıyorlar, emek veriyorlar, nedir bunları çeken diye sorular sormanız gerektiğini düşünüyorum.
A.Y.K: Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederiz.
A.Ç.İ: Asıl ben teşekkür ederim. Başarılarınızın devamını dilerim.
Bu Söyleşinin Gerçekleşmesinde Emeği Geçenler
Av. Ali ULUSOY - Happy Kids Genel Müdürü
Fatma ÇEK - 9 Eylül Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Öğrencisi
Özlem SERİM - 19 Mayıs Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Öğrencisi
Zeynep TOPÇU - 9 Eylül Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Öğrencisi
19 Temmuz 2007 Perşembe günü Sayın Prof. Dr. Ayşe ÇAKIR İLHAN hocamızı yerinde ziyaret ettik ve kendisiyle okul öncesi eğitim alanında çok büyük öneme sahip konular hakkında güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.
http://www.okuloncesi.gen.tr/modules/news/images/soylesiler/aci.jpg
(A.Y.K: Alper Yusuf KÖROĞLU – A.Ç.İ: Ayşe ÇAKIR İLHAN)
A.Y.K: Merhaba Sayın Ayşe Çakır İLHAN hocam. Happy Kids ile gerçekleştirmiş olduğumuz İzmir seminerlerinden sonra sizinle Ankara’da yeniden birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ayşe ÇAKIR İLHAN hiç kuşkusuz ki okul öncesi eğitimine yön veren önemli isimlerden birisidir. Ayşe ÇAKIR İLHAN’ı bir de sizden dinleyebilir miyiz?
A.Ç.İ: Ayşe Çakır İLHAN 1976 yılında resim-iş öğretmeni olarak meslek hayatına başladı. Hem ilköğretimde hem de ortaöğretimde çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Programları ve Öğretimi Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Daha sonra aynı bölümde güzel sanatlar alanında hem yüksek lisans hem de doktora yaptı. Sonrasında güzel sanatlar alanında doçent oldu. Şuanda profesör olarak Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitü Müdürü olarak görevine devam etmektedir.
A.Y.K: Siz, sanat eğitimi temelli bir okul öncesi eğitimi neferisiniz. Peki, sizce Türkiye’de insanlar sanata ne kadar önem veriyorlar? Okullarımız bu konuda ne durumda?
A.Ç.İ: Ben Türk halkının sanata karşı ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü her insan kendini güzelleştirme, çevresini güzelleştirme ya da güzel olan şeyden zevk alma eğilimindedir. Yani bu insanın doğasında var olan bir olgudur. Dolayısıyla her insan sanata yatkındır. Yalnızca şöyle bir durum var. İnsanlar anladıkları şeyden hoşlandıkları için, yeterince sanat alanında eğitim verilmediğinden sanattan uzaklaşıyormuş gibi görünür. Hâlbuki bu sanal bir şeydir. Her insan estetiğe, sanata karşı bir eğilim içerisindedir ve bütün hükümetler, insanlar, devletler sürekli güzel olandan yana tavır alırlar. Biliyorsunuz, güzelde sanatın konusudur.
A.Y.K: Hani birçoğumuzun çocukluktan itibaren gelecekte hangi mesleği yapacağımıza dair hayalleri vardır. Eğitimcilik de sizin için çocukluğunuzdan itibaren gelen bir tutku muydu?
A.Ç.İ: Çocukluğumda hangi mesleğe yöneldiğim konusunu pek hatırlamıyorum ama lise yıllarımdan itibaren resim öğretmeni olacağımı biliyordum. Hatta lisedeki yıllığımda da resim öğretmeni olacak diye yazıyordu. Sonuçta bilinçli seçilmiş bir tercihti. Çünkü üniversite sınavından birçok yere girebilecek puanı almıştım zaten.
A.Y.K: Ayşe ÇAKIR İLHAN’ı, Ayşe ÇAKIR İLHAN yapan üç temel özelliği nedir? Ya da şöyle sorayım en beğendiğiniz üç özelliğiniz nedir?
A.Ç.İ:
- Çok çalışkan olmam,
- Olumlu düşünmem,
- Israrcı olmam.
A.Y.K: Sizin, okul öncesi çocuklarında yaratıcı düşüncenin geliştirilmesinde, sanat eğitimin rolüne yönelik çalışmalarınız da var. Sizce, yaratıcı düşüncenin gelişmesine sanat eğitiminin hangi açıdan faydaları olabilir, anlatır mısınız?
A.Ç.İ: Bir kere sanat eğitimi ile yaratıcılık doğrudan ilintilidir. Çünkü sanat duyuların eğitimini yapar. Yani gözün, sesin bedenin eğitimi sanat ile gerçekleştirilir. Bana göre, özellikle de okul öncesi dönemde, eğitimin sanat eğitimi üzerine oturtulması gerekir. Yani çocuğa öğretilecek her bir şeyin temelinde resim vardır, müzik vardır, dans vardır, bendeni kullanma vardır. Ve bana göre okul öncesi programlarında tamamen sanat eğitiminin oturtulması gerekir. Zaten şuanda buna doğru bir eğilimde söz konusudur. Okul öncesi eğitimde yeterlilik alanları içerisinde en fazla yeri sanat eğitiminin kaplaması gereklidir. Yani okul öncesinde eğitim verecek bir kişinin sanat eğitimi -resim, üç boyutlu ve kil çalışmaları, dans, müzik, tiyatro, oyunlar…- konusunda yetkin olması gerekir. Çünkü okul öncesi çocuğunun alacağı bütün kavramlar bunlara dayanır. Yani siz tahta başında eğitim veremezsiniz, yazılı materyalle eğitim vermezsiniz. Nasıl eğitim verirsiniz? Şarkılar söyleyerek, dans ettirerek, resim yaptırarak… Yani okul öncesi çocuğunun eğitiminde sanat bir araçtır ama amacın verimli olabilmesi için aracın nasıl kullanacağı konusunda bilgi sahibi olunması gerekir.
A.Y.K: Biz çok iyi biliyoruz ki Ayşe ÇAKIR İLHAN eğitim sürecinde müzeleri kullanmayı çok seviyor. Bize biraz da müzelerde gerçekleştirdiğiniz çalışmalardan bahseder misiniz?
A.Ç.İ: Ben müzeleri yalnızca oradaki nesnelere bakılıp dönülen yerler olarak görmüyorum. Müzeleri birer eğitim kurumu, eğitim ortamı olarak görüyorum. Bir çocuğun, özellikle okul öncesi çocuğunun, bilgi dağarcığı yalnızca belli bir okul ortamında artırılamaz. Yani onun çevreye açılması, farklı şeyler görmesi, geçmişe ilişkin nesneleri görmesi, o nesneler hakkında bilgi sahibi olması lazım. Müzeler bu açıdan öğretmenlere ve anne babalara çok yardımcı olabilecek kurumlardır. Ülkemiz müze ve tarihi eser zengini bir yer. Hangi müze olursa olsun, bir müzeye gidildiğinde çok farklı çalışmalar yapılabilir. Neler yapılabilir? Diyelim ki bir arkeoloji müzesi var ya da bir meydanda bir heykel var Oraya gittiğinde boyutlarla ilgili bir çalışma yapılabilir. Mesela: ‘Eli ne kadar büyük? Başı ne kadar büyük? Bana göre bu ne kadar büyük? Babama göre ne kadar büyük?’ Yani okul öncesinde verilmesi gereken birçok kavram müzelerde verilebilir. Örneğin; -heykelden yola çıkarak söylüyorum- ‘Biz bunla konuşacak olsak nasıl konuşurduk? Acaba bu insanın ailesi, çocukları, annesi, babası var mı?’ Dolayısıyla bir nesneden hareketle ona çok fazla anlam yükleyerek okul öncesi çocuğuna vermemiz gereken birçok şeyi verebiliriz. Kavram eğitimi, sayı eğitimi, estetik eğitimi verebiliriz. Bu nedenle müzeleri, özellikle de okul öncesi eğitimi için, göz ardı edilmemesi gereken kurumlar olarak görüyorum. Okul öncesi çocuklarıyla ilgili birçok müze uygulaması yaptım. Çocukların bundan çok zevk aldığını, bunları sevdiğini, çok güzel vakit geçirdiğini ve sonunda da bu çalışmalarla orada verilen şeyleri hiç unutmadıklarını gözlemledim. Onun için her gittiğim seminerde mutlaka müzeden ve müze eğitiminden bahsediyorum. Müzeler hem piknik alanıdır, gezi yeridir, hem de birçok kavramın verilebileceği yerlerdir. -Toplu bir yerde nasıl hareket edilir? Oraya nasıl girilir? Orada nasıl durulur? Orada nelere yaklaşılır? Nelere yaklaşılmaz?- Dolayısıyla hayatla ilgili pek çok konuda müzeleri insanlara çok faydalı bilgiler verebilecek yerler olarak görüyorum.
A.Y.K: Yaratıcı drama, Ayşe Çakır İlhan için ne ifade ediyor?
A.Ç.İ: Yaratıcı drama benim ilk araştırma görevlisi olduğum yıllardan, yani Türkiye’ye gelişinden, itibaren içinde olduğum bir kavramdır. Sanırım bununla ilgili kitaplarda birçok şey okumuşsunuzdur. Devlet tiyatro sanatçısı Tamer LEVENT, bu eğitimle ilgili yurt dışında çalışmalar yapıyor. Daha sonra benim hocam olan Prof. Dr. İnci SAN’a geliyor ve “Bunu eğitim alanına uygularsak nasıl olur?” diyor. İnci Hanım’da deneysel çalışmalara çok açık bir insandır. Dolayısıyla böyle deneysel bir çalışma başlıyor. O günden itibaren bende bunun içerisindeydim çünkü İnci SAN’ın asistanıydım. Daha sonra bunu okul öncesi öğretmenleriyle çalışmaya başladık. Sonra öğretmenlik programlarında belirli bir ders olarak mutlaka yer almalı dedik ve Milli Eğitim’e proje verdik. Proje olumlu karşılandı ve şuanda sizinde eğitim gördüğünüz okulda drama zorunlu bir ders haline geldi. Şuandaki yeni yapılanmada birçok öğretmenlik branşına da zorunlu olarak kondu. Drama; eğitim ve öğretimde iyi bir yöntem. Yani “yöntem” ifadesi kısmı beni en çok ilgilendiriyor. Çünkü ben dramayı daha çok bir yöntem olarak kullanıyorum. Özellikle de yaratıcı düşüncenin geliştirilmesinde bugün sayılan birçok yöntemi içinde barındırıyor. Nedir bunlar? Yapılandırmacı yaklaşım, çoklu zekâ kuramı… Bunların hepsi yaratıcı dramanın içinde barınıyor. Aynı zamanda yaratıcı drama günümüz sanatıyla da çok yakından bağlantılı bir yöntem ve size her türlü kulvarda yeni bilgiler üretme fırsatı veriyor. Onun için her öğretmenin yaratıcı dramayı gerçekten bilerek bu işe başlamasını öneriyorum. Bizim alanımızda, özellikle Ankara Üniversitesi’nde, dramayı bir disiplin olarak çalışan arkadaşlar var. Ben daha çok sanat boyutuyla ve yaratıcı düşünceyi geliştirme boyutunda yöntem olarak ilgileniyorum.
A.Y.K: Bir eğitimci olarak çocuklarımızın geleceği için durmaksızın çalışıyorsunuz, peki sizin içinizde ki çocuk şuanda ne durumda?
A.Ç.İ: Benim içimdeki çocuğu yaşatmaya çalışıyorum tabi ki. Bunun ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Onu yaşatmaya, beslemeye ve sürekli ona fırsat vermeye çalışıyorum. Yaratıcı drama eğitiminden de kaynaklanan içselleştirmelerden dolayı sabah uyandığım andan itibaren akşam yatıncaya kadar olan bölümümüzde birçok rolün içerisine girip çıkıyoruz. Bu rollerin içinde her gün mutlaka o çocuğa da fırsat vermek için kendimi zorluyorum. Bazen kendiliğinden bazen de zorlayarak oluyor.
A.Y.K: Okul öncesi eğitimine yönelik olan çalışmalarınızda, sizi etkileyen, sizde iz bırakan, unutamadığınız bir anınız var mı? Varsa bizimle paylaşır mısınız?
A.Ç.İ: Ben okul öncesi çocuklarıyla sanat, resim ve drama çalışmaları yaptım. Bir seferinde bir masaldan yola çıkarak resim çalışması yaptırıyordum. Bu da klasik maslardan birisiydi. ‘Üç Keçi’ masalı: “Bu üç keçi, kardeş ve otlamak için kırlara gidiyorlar. Fakat kendi bulundukları yerde değil de köprünün karşı tarafında daha güzel otlar olduğunu fark ediyorlar. O köprüden geçmeleri gerekiyor. Fakat köprünün altında da bir dev var ve onları engelliyor. Onlarda bir şekilde devle başa çıkıp karşıya geçiyorlar.” Bunu dramayla canlandırdıktan sonra çocuklar bunun resmini yapıyordu. Bende onları gözlemliyordum. Bir tane çocuk sürekli kâğıdını karalıyordu. Gidip gelip bakıyorum, çocuk sürekli kâğıdını karalıyor. Sonra çocuğa: “Senin keçilerini göremiyorum. Nerede acaba keçilerin?” dedim. Çocukta: “Keçiler çalıların arkasında, bunlarda çalılar, arkasında saklılar.” dedi. Yani bu bana şöyle bir şeyi çağrıştırdı. Okul öncesi çocuğunun yaptığı her şeyde düşünsel bir süreç vardır. Dolayısıyla yalnızca yapılanlara ve görünenlere göre çocuk değerlendirilmemeli. Daha derinlemesine o çocuğun derdini anlatması için fırsatlar verilmeli.
A.Y.K: Okul öncesi eğitimde gördüğünüz eksiklikler nelerdir? Okul öncesi eğitiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
A.Ç.İ: Okul öncesi eğitimin geleceğini iyi görüyorum tabi. Çünkü Türkiye’de birçok kimse okul öncesi eğitimin gerekliliğinin bilincinde ve bunun içinde çaba sarf ediyor. Yani bu alanda da sürekli eğitimciler yetiştiriliyor. Kurumlar eğitim yerleri açıyorlar. Özel şirketler destekliyor. Yani Türkiye’de okul öncesi desteklenen bir yapıdadır. “Okul öncesi eğitim alanında bilgi üreten yeterince akademisyen var mı?” derseniz. Tabi ki bilgi üreten var ama yeterli değil. Çok boşluklar var. Daha Türkiye hala kendine uygun bir eğitim modeli üretemedi henüz. Yani Türkiye’nin yapısına uygun, ilerideki gelişmeleri de kavrayabilecek bir eğitim modelini henüz geliştirmiş değil. Bu modelin geliştirilmesi gerekir. Okul öncesi öğretmenliği programlarında özellikle araştırmacılık ve felsefi düşünce boyutunu eksik görüyorum. Yani teknisyenlik ve beceri boyutu daha ön planda. Bunun için balık vermek değil balık tutmayı öğretmenin daha iyi olduğunu, yani bilgi üretecek, araştıracak öğretmen yetiştirmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda adımlar atılıyor ama henüz yeterli değil. Dolayısıyla buna önem verilmesi gerektiğini düşüyorum. Bunun haricinde öğretmenlerin sanat konusunda yeterince iyi yetiştirilmediklerini düşünüyorum.
A.Y.K: Biz okul öncesi eğitimci adaylarına sanat eğitimi alanında ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?
A.Ç.İ: Zaten ben burada okul öncesi ve sınıf öğretmenliği programında olanlarla çalışıyorum. Sanat eğitimi konusunda hepsine şöyle bir şey öneriyorum. Sanatın çok dalları var biliyorsunuz. Mutlaka bir dalda iyi bir beceri sahibi olun. Yani iyi şarkı söyleyin, iyi resim yapın, iyi dans edin, iyi yazı yazın... Hangisini becerebiliyorsanız. Birinde iyi bir performans gösterebilecek yeterlilikte kendinizi yetiştirin. Ama diğer dallara da ilgisiz kalmayın. Sanatı takip edin ve takip ettiğiniz her sanat olayından sonra “Ben bunu okul öncesine nasıl uyarlayabilirim?” diye dönüştürme yoluna gidin. Hiç birini olduğu gibi bire bir uygulamaya kalkmayın. Hep onu dönüştürmeye, bir şeyler ekleyip çıkararak ya da tamamen farklı bir yöne götürmeye çalışılması gerekir. Çünkü taklit bir müddet sonra insana bıkkınlık verir. Ama insan kendisi yarattıkça bundan zevk alır. Zaten zevk almadan hiçbir şeyin başarıya ulaşacağını düşünmüyorum. Onun için hiç bir şeyi önceden reddetmemeniz gerektiğini düşünüyorum. Örneğin çok uç noktalardaki sanatlar konusunda mutlaka onların ne yaptıklarını merak edip oralara gitmeniz ve onlarla ilgilenmenizi, onlara zaman ayırmanız, opera, bale, senfoni orkestraları, klasik müzikler, cazlar gibi, onları anlamaya çalışmanız gerektiğini düşünüyorum. Yani yaratıcı düşüncenin en üst noktası sanatta olduğu için, bilim her zaman sanattan etkilenmiştir. Şunun için söylüyorum bunu; deminde dediğim gibi insan anlamadığı şeyden uzak durmaya çalışır. Ama bir adım gidip de ne yapıyor bunlar burada, bir şeyler çalıyorlar, emek veriyorlar, nedir bunları çeken diye sorular sormanız gerektiğini düşünüyorum.
A.Y.K: Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederiz.
A.Ç.İ: Asıl ben teşekkür ederim. Başarılarınızın devamını dilerim.
Bu Söyleşinin Gerçekleşmesinde Emeği Geçenler
Av. Ali ULUSOY - Happy Kids Genel Müdürü
Fatma ÇEK - 9 Eylül Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Öğrencisi
Özlem SERİM - 19 Mayıs Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Öğrencisi
Zeynep TOPÇU - 9 Eylül Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği Öğrencisi